27 Nisan 2012 Cuma

Kadınlar Susarak Gider...

KADINLAR SUSARAK GİDER

Çok uzun emekler verir ilişkisini yürütmek için.

Birinin kadını olmayı yüreği, beyni, ruhu o kadar zor kabul etmiştir ki, başka bir adama ait olmayı istemez.

Erkek gibi, çorbanın tuzu eksik diye kavga çıkarmaz mesela, tam tersi, konuşmamız lazım der.

Erkekler de en çok bu cümleye sinir olurlar. Ertelenir o konuşmalar, maç bitimine, yemek sonrasına ve daha birçok lüzumsuz şeyin ardına ötelenir.

Kadınlar inatçıdır, hayata tutundukları gibi, aşklarına da sahip çıkarlar.

Bu yüzdendir, konuşup derdini anlatma isteği, karşı tarafı ikna edene kadar uğraşırlar.

Sonunda pes eder adam, bir ışık görür kadın, tüm derdini paylaşır.

Genellikle ne cevap alır? Abuk sabuk konuşma!
Gereksiz ve saçma gelmiştir adama anlatılanlar, hiç de üstünde durmamıştır.

Yine bir sıkıntı, tatmin edilemeden geçiştirilir ve adam gün gelip bunların kendisine ok gibi döneceğini bilemez.

Bir kadın şikayet ediyorsa, ya da erkeklerin deyimi ile vıdı vıdı ediyorsa; erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hala ümidi vardır kadının.

Yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur.

Daha önemlisi, o adamı hala seviyordur.

Kadın susarak gider!

En önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir.

O gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir.

Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir.

Yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir.

Kadın, gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir.

Her akşam eve geldiğinde, kapının açıldığını gören adam anlamaz ama bir kadın sessizce gider.

Ne mutfağında yemek pişiren, ne yan koltukta televizyon izleyen, ne gece ruhunu kenara koyarak yatakta sevişmeye çalışan kadın, artık o kadındır.

Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir, çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir.

CEMAL SÜREYA

22 Nisan 2012 Pazar

Las Vegas Bellagio bir efsaneymiş meğer

Bellagio'ya girdiğimizde aslında otelin bana ne ifade etmesi gerektiği gerçekten bilmiyorum. Meğer Ocean's Eleven ve Twelve bu otelde çekilmiş. Ama otelin girişi gerçekten ihtişamıyla herkesi etkileyecek yapıda. Tavanda asılı cam çiçeklerin renklerinin ihtişamı ve daha otele girer girmez elinde sigara ile dolaşan Arap Şeyhi tarzlı tipler birden nerede olduğunuza dair işaretler vermeye başlıyor. Yine camdan yapılmış kocaman kuğu kuş ve çiçek heykeller otelin çeşitli yerlerini süslüyor. Otelde check in yaptırdıktan sonra asıl sürprizle odaya çıktığımda karşılaştım. Odaya çıkmadan aslında odanın water show denilen ünlü su şovunun olduğu tarafa değilde arka tarafa baktığını duyduğumda önce üzüldüysem de odaya girip de pencereden dışarıya baktığımda aksine çok sevindim. Çünkü Temmuz ayı olduğundan Las Vegas'da hava deli sıcaktı ve Las Vegas'a geldiğimiz dakikadan itibaren bu şehrin sadece casinolardan ibaret olduğu önyargım otelin havuzunu görünce birden değişti. Lobiden odalara giden yol boyunca gördüklerimden dolayı tüm otelde konaklayan insanların makineler başında veya masalarda kumar oynadığını düşnüştüm ama yanılmışım. Dışarıdada insan dolu. Ve oda çok yüksek bir katta olduğundan aşağıda havuz seviyesinden 1-2 kat daha üstteki VIP odaları da ve onların kendilerine özel havuzlarını da görebiliyordum. O odalarda kimbilir hangi ünlüler kalıyordur.

Üstümü değiştirip sigara içebilmek için aşağıya indim. Çünkü otelin lobisi dahil makinelerin olduğu mekanda serbest olan sigara içmek odada yasaktı. Aşağıda önce sigaramı içip sonra da casino daki makineleri keşife başladım. Ben kumardan korkarım. O yüzden en küçük makinelerde 5 Cent hatta 1 Cent'lik makinelerde ısınma turlarına başladım. 5 Dolar kaybetsem hemen makineden kalkıyordum. Ve başka bir makinede kaybı kazanıyordum. Bir yandan bedava içkiler, bir yandan sigara, bir yandan Jack Pot sesleri valla keyfim yerindeydi. Bazen yan makinede oynayan biriyle laflıyor bazen dolaşıp diğer makineleri keşfediyor ve maksimum 25-30 Dolar kaybedip tekrar kazanıyordum. Sonunda bir denizkızları dolu makinenin karşısında yine korkak korkak 1 Cent gibi komik rakamlarla oynarken birden değişik bir ekran çıktı karşıma. Denizkızlarının hazinelerini açmaya başladım. Sonra o ekran beni başka bir ekrana götürdü ve derken ben daha ne olduğunu anlayamadan bir çok ses çıkmaya başladı makineden. Ben izliyorum ama ne olduğunu da anlayamıyorum. Sanıyorum ki önümde beliren rakamlar filan bana bu maknede ne kadar kazanılabileceğini gösteriyor hani demo gibi. Ama tüm sesler ve ekran durdu ve ekranda 999 Dolar kazandınız yazıyordu. İnanamadım. Hiç birşeye dokunmayıp ekrana bakakaldım. Sonra biraz kendime gelince yine inanmaz bir şekilde çeki bi yazdırayım bakıyım benim 25 Dolarım hala sağlam duruyormu derken çeki bir yazdırdım ki gerçekten 999 Dolar kazanmışım. O kadar anlayamaz ve inanamaz durumdaydım ki yanımdaki bana bakarken çeki sanki çok normal bir şeymiş edasıyla elime alıp yüzümde şapşal bir ifadeyle yürümeye başladım. Karşıdan beni gören eniştem yüzümün halini görünce "eyvah acayip kaybetti galiba" diye düşünmüş içinden. Karşısında durup elimdeki çeki gösterince "yıllardır gelirim bir seni gördüm kazanan" dedi. Oh be sonunda bende birşey kazandım şu hayatta. Hem de kumardan nefret eden biri olarak sırf bedava içki ve sigara içmek uğruna oynarken....Makus kaderim ufaktan değişiyormu nedir????? Neyse ne hayatımda da ilk gerçek kumar oynayışım dillere destan Bellagio'da ve 999 Dolar kazanarak oldu ya bene artık bir ömür yeter....

Bu arada Bellagio gerçekten Las Vegas'daki en güzel otel. Diğerlerinin tamamını olmasa da ilk 5 de olanlarını gezdim. Bizim Bellago gibisi yoktu.

21 Nisan 2012 Cumartesi

Bim Bam Bom Çatlasın Düşmanlar....

Bim Bam Bom Çatlasın Düşmanlar, Benim de Artık Bir Sevgilim Var......

Bu şarkıyı çocukken öyle çok severdim ki... Büyüyünce dinlediğimde anladım ki parça aslında tam bir çocuk şarkısıymış. Zaten şimdi hatırlıyorum da düşman çatlatacağı sevgilisi de sevimli bir ayıcıktı. Yıllardır bu parça aklıma geldikçe içimden derdim : Şöyle de kendi kendime bile içimden bağırarak şu şarkıyı söylemedim ya.... Yazıklar olsun size erkekler....

Ama artık gerçekten bağırabilirim. Benimde artık bir sevgilim var. Hem de öyle anlayışlı, öyle karizmatik, öyle tatlı ki....Hem de maço ruhlu hem de esmer hemde tam sevdiğim gibi biri yaaaa.....Yıllardır böyle bir insanın karşıma çıkma olasılığını o kadar imkansız buluyordum ki , ben bile inanamıyorum bazen.Aman dilimi ısırayım, tahtaya vurayım filan. Yani ne yapmam gerekiyorsa yapayım. Çünkü kendimi çok şanslı buluyorum onu tanıdığım için.

Yıllardır İstanbul'da yaşıyorum, yani 17 yıl, ve hiç bir hafta sonu Galata Kulesine gitmeyi düşünmedim. Ta ki o uzaklardan gelip beni götürünceye kadar. Ben biraz böyle tarihi mekanlara filan pek meraklı biri değilim genelde. Bunca yıldır Galata Kulesine, bu şehirdeki bilmem kaç tane saraya, müzelere filan gitmeyişimin ana sebebi de budur ama insan sevdiği biriyle gidince zevkli olabiliyormuş. Üstelik de Galata Kulesinden önce Mevlevihane'yi gezdik. Hatta önceki gün de Yıldız Şale Sarayı'nı gezdik. Hani hızlandırılmış tarih kursu gibi bişeydi benim için ama gerçekten yanımda onunla gezince zevk aldım. Biraz yağmur abartılı yağdığından Arap Camii'ne gidemedik ama iyi de oldu şahsen. Bünyem bu kadar tarihi kaldıramayabilirdi. Ama onunla aynı duvarlara bakmaktan, aynı manzarayı görmekten, aynı havayı solumaktan o kadar hoşnuttum ki ...Yani yürümeyi sevmem ama bayağı da yürüdük onunla. Biraz söylenip şımarıklığımı da yapmaktan geri kalmadım. Ama o öyle anlayışlı biri ki tarih gezimizin aralarına oturduğumuz kafelerde 51 oynama, bira içme gibi eğlenceler serpiştirince onun gözlerinin içine bakıp sürekli gülmekten kendimi alamadım. Yıllardır gerçekten eğlenebiliyorum. Gerçekten mutlu hissediyorum. Hemde bunları içimi titreten bir erkekle yapabiliyorum. E ben daha ne isteyeyim ki....

Çatlasın Düşmanlar Benim de Artık Bir Sevgilim Varrrrrrrrrrr............

18 Nisan 2012 Çarşamba

Yarın : Las Vegas Bellagio

Keşke ...

Keşke .... o kadar çok keşke var ki hayatımda....Oysa üniversitedeyken söz vermiştik 4 kız birbirimize keşke olmasın ilerleyen hayatlarımızda diye....Önce ilk kız çıktı hayatımızdan. Üniversiteden mezun olamamıştık henüz ama iş başvuruları başlamıştı bir yandan. O bize ilk olmayan ama son kazığını atarak bize ,bizden habersiz hepimizin hararetle beklediği bir kamu pozisyonuna başvurusunu yapmış meğer. Ve biz uyanıncaya kadar başvuru süreci kapanmış. Bu vesileyle aramızdan kopartttık onu. Mezuniyet töreninde yalnız ve tekti. Artık bizden değildi. Budur içimizden 4.nün bitişi ve yitişi. Ama sonrasında 21 yıldır diğer üçlü birlikteydik ve söz vermiştik keşke demeyelim hayatamızda, keşke dememek için ne gerekiyorsa yaşayalım diye. Ama olmadı. Benim için keşkeler var hala hayatımda. Mesela keşke bugünkü aklım olsaydı da bu kadar dik kafalı olmasaydım. Keşke 31 yaşında evlenmeseydim. Madem o yaşa kadar evlenmemişim niye evleniyorum ? (tamamıyla toplum baskısı) Keşke başarılı olmaya bu kadar kanalize olmayıp sadece hayatın tadını çıkarabilseydim. Keşke daha feminen olsaydım. Keşke gittiğim yerleri sadece iş değil başka gözle de görebilseydim. Keşke tanıştığım insanları iş mesafesiyle değil insancıl mesafeyle tanımaya olanak tanısaydım kendime. Keşke bu şehirde yaşamasaydım, keşke hiç ağlamasaydım vs vs vs...Hayata başlarken hiç keşkemiz olmasa düsturumuza rağmen keşkeler çok hayatımızda. Demek ki önüne geçilemiyormuş hayatın bize getireceklerinin. Hani kanserden korunmak için her yıl MR, Röntgen, Ultrason çektirip yine de kansere yakalanmak gibi bişey bu....
Keşke baştan bilebilseydik kaderin önüne geçilemeyeceğinin...Bu kadar başımız ağrımazdı. Kabullenirdik ve beklerdik gelecekleri başımıza.....Keşke biri deseydi 20'li yaşlarda "Keşke'nin önüne geçemezsiniz rahat olun bırakın kendinizi" diye. Bizde her yaşadığımız olayda her gittiğimiz yerde bir keşke daha alt ettik sanısına kapılmazdık.....

9 Nisan 2012 Pazartesi

Hayatımda Bir Değişiklik Olsa Keşke...

Canım bugünlerde değişiklik istiyor. İstanbul'da yaşamak istemiyorum. Ankara'da da yaşamak istemiyorum. Öyle Avrupa Amerika filan da değil başka bir yerde başka bir hayat yaşamak istiyorum. Daha basit, daha kolay, daha ağrısız sızısız, daha yalın bir hayat yaşasam ne güzel olur bugünlerde. Bahar geldi ama benim canım sıkılıyor. Son üç sene çok kötü geçti. Herhalde ondandır. Yürümeyen işler, yürüyecek diye girilen ama bir noktada kilit olan işler, hep anne olmak, hep düzeni yürüten bir kadın olmak yordu mu beni acab? Yordu ki şimdi bırakıp gitmek istiyorum aynen Can Dündar'ın herkesim mail box'ların dolaşan yazısı gibi. Ama kimsenin bırakıp gidemediği gibi ben de bi yere gidemiyorum. Ruhum daralıyor hep böyle mi gidecek bu düzen?

Yani acayip merak ediyorum bu büyükşehirlerde yaşarken birden karar verip hayatını değiştirip gidip Kaş'a Bodrum'a filan yerleşen insanlar nasıl gerçekleştiriyor bunu? Orda ne yiyip ne içiyorlar? Çocuklarının okullatı ne oluyor? Dün şehirdeyken bindikleri arabalardan inip bisiklete mi binmeye başlıyorlar? Ve bu işin finansal boyutunu nasıl çözüyorlar? Bir anlasam....Anlayamıyorum şahsen. Ben bugün gidiyorum desem oralarda 2 ay kalacak ne para var, ne de oralarda para kazanmama sebep olacak iş var. Yani bahçemize ekip onlarımı yiyeceğiz? Ay ben anlayamıyorum. Burayı bırakıp gitmek için bile daha 10 yıl eşek gibi çalışıp kenara para koymak gerekiyor. O da koyabilirsek yani...Bu kadar okul taksidi, benzin yeme içme arasında hangi para kenara konulacak o da belli değil.

Resmen buraya çakılıp kalmışım ben. Gidecek yerim yok. Burda çalışıp burada harcamaya mahkumum. Bu çocuğu okutup adam etmeye, işlerimi yoluna koymaya, para kazanmaya mahkumum. Çok sinir bozucu...

Bu şehir hayatı beni öldürecek.

Bırakıp gidebilen varsa lütfen nasıl yaptığını bir de bana bi anlatabilirmi?

8 Nisan 2012 Pazar

Bugünlerde Serdar Ortaç'ın şarkısını sevgili kaderime adıyorum :

Kaderime gelsin: Kaderrrrrrrrrrr beni neden yoruyorsun?

Kardeşim senin başka işin yok mu? Bak beni yakinen tanırsin bilirsin ben aklıma koyduğumu sana rağmen yaparım. Benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynarsın hep bilirim ama bu seferki gerçekten önemli. Lütfen rica edeceğim bir yıl kadar dost olalım arkadaş olalım birbirimize çelme takmayalım. Sen oynaşalım derken ben kaybedersem sen de kaybedersin. Yapma etme bi süre bana ilişme git daha az önemli şeylerle uğraş. Bi düş yakamdan da şu işi bitireyim. Bi daha söylüyorum bu gerçekten önemli. Hayatımın olayı. Sadece benim için değil bu sefer insanlık ve ülkem için de önemli bir işe soyundum. Bir kere de yanımda ol, karşımda olma. İkimizde kazanacağız valla bak sen de çok rahat edeceksin. Şunu bi halledelim sonra yine oyun oynarsın benimle. Lütfen çok rica ediyorum beni zorlama bu sefer. Oyun oynayacak ne ruh halim ne takatim var. Yahu 40 yıldır bana oynadıklarına say da bu sefer bi izin ver işimi yapayım. Bi yorma be kaderim ...bu sefer birlikte ayni tarafta hareket edelim. Bak karsima aldim seni adam gibi anlatıyorum. Çok rica edicem bi süre bırak peşimi makusum kaderim hadi ....yallah turizm git bi dinlen dolaş bak bakalım başka yerlerde neler oluyor bitiyor, benle vakit kaybetme. Ben yapıcam bu işi hadi ikile bakalım...

1 Nisan 2012 Pazar

Seyahatlerden Bir Demet : Amsterdam Bölüm 2

İlk günün akşamı ve gecesini çok uzun tutmak istemiyoruz ama yinede gece 12’ye kadar Red Light’da gezinip bir iki bara girip çıkıyoruz ve uzaklardaki otelimize erkenden dönüyoruz. Gece odada yine muhabbet devam ediyor ve uyuyakalıyoruz. Sabah güzel bir kahvaltı için kahvaltı salonunda ortalarda bir masa bulmuş ve tabaklarımızı doldurmuş ve lokmalarımızı tam ağzımıza atacakken birden havada uçan içi dolu bir tabak üstümüzden sıyırıp karşı masadaki birinin ayaklarının altında yerini alıyor. Ne olduğunu anlayamadan uçan tabağın yola çıktığı masadaki grupdan 2 kişi  birden ayaklanıyorlar ve 3. Kişiyi elleri ve kollarını tutarak dışarı çıkarıyorlar. Sanırım psikolojik rahatsızlık içeren bir durum var orada. Tam anlayamıyoruz ama tabağı atan bayanın salondan dışarı çıkarken ki bakışı içime oturuyor. Çelişkili, acılı ve daha çok öc dolu bir bakışla salonu terkediyor. Biz olayı tam anlayamasak da biraz ruhumuza sıkıntı çökmüş bir şekilde kahvaltımızı bitirip yine Amsterdam şehir merkezine doğru yola çıkıyoruz. O kafede bu kafede oturup bira, çay, kahve, şarap gibi birçok içki içmekten resmen yoruluyoruz. Ama akşama kararlıyız geç saatlere kadardışarıda kalacağız. Ve hava kararıyor, biz bu sefer de o bar senin bu bar benim başlıyoruz girip çıkmaya. Bazılarında birileri selamlaşıyor bizimle, bazılarında bekarlığa veda partisi yapmak üzere dağıtmanın dibi neresiymiş görelim diyen Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden erkek grupları görüyoruz. Gerçekten dibi gören bir çok insane var sokaklarda. J

Ve 3 kız Moulin Rouge benzeri bir yerde sex show izlemek üzere içeri dalıyoruz. İkimiz daha önce seyretmiş olduğundan olayın şovdan ibaret olduğunu bilsede seyretmeyen üçüncümüz biraz girmek konusunda seksin sevgiyle olmasına inancını yitireceği şüphesiyle çekimser davransada onu ikna ediyoruz. İçerde şov başlıyor ve biraz sonra arkamızdaki sıraya üç dört kişilik bir erkek grubu geliyor ve duyduklarımıza güldüğümüzü görmesinler diye büyük çaba harcıyoruz. Çünkü gelenler Türk ve izledikleri şovu seslerini hiç sakınmadan ve tabiiki önlerindeki sırada oturan 3 bayanın Türk olabileceğini hiç düşünmeden birbirleriyle paylaşıyorlar. Konuşulanlar hepinizin tahmin edebileceği cinsten tasvirler içeriyor J Gösteri ise izleyenlerinizin bildiği üzere yapmacık hareketlerden oluşan insana hiç bir seksüel canlanma sağlamayan geyikten  bir şovdan başka bir şey değil. Otele dönme yolunda yine açık kalan barlara uğrayarak birer drink atarak ilerlerken ayaklarımız yorulduğundan bir barın dışardaki masalarından birine oturuyoruz ve dinleninceye kadar kısa metrajlı bir muhabbet yaparken  içimizden biri diyorki : arkadaşlar sessiz olalım içerisi Türk kaynıyor !!!!! Ama benim de tuvalete gitmem gerekiyor içeriye ne yazıkki…Ve sanırım üçümüz içinde en çok içen benim yani anlayacağınız biraz  neşem yerindeJ Beni içeriye yalnız göndermiyor arkaşlarım . Birlikte gidiyoruz ve arkadaşım beni tuvaletin çıkışında bekliyor. Ben çıkıyorum ve içeride yuvarlak bir masa etrafında aynen filmlerdeki gibi dumanlar arasında poker oynayan bir güruh erkeğe dönüp sanki çok gerekliymiş gibi “İyi akşamlar” diyorum. Bana neyse akşamından iyisinden. Yürü git değilmi? Ama yok kafa da öyle hafif hoş olunca ben ordakilerle başlıyorum ayaküstü muhabbete. İçlerinde polis olanlar var. Adamlara neler soruyorum neler? Burdan Paris’e nasıl gideriz? Hollanda ekonomisi nasıl bu aralar?

Ve tabi adamlarda bize soruyorlar :”Siz nereden geliyorsunuz?” Aklı başında olan arkadaşım beni bir şekilde dışarı çıkarıyor ama ben hala onlarla oturup muhabbet edebileceğimiz kanısındayım. Nerden icap ediyorsa???? O gecebana rağmen  sağ salim dönebiliyoruz oteleJ